İstanbul'dan Ankara'ya dönüş ve hemen işe başlamak çok yıpratıcı oluyor. Kısa İstanbul macerası dünkü maç haricinde harika geçti. Özlemişim şehrimi.
Yenilince bir de yorgun olunca maça ilişkin söylenecek şey az. Maçın sonundaki oyundan kopma kısmının dışında Efes Pilsen'in aynı oyun tarzıyla ama sadece dış şutta bir miktar yüzdeli olsa kazanacağı bir maçtı. Play off finalinde karşılaşacaklarına göre play off skoruna etki eden bir maçı kaybetmiş oldu.
Rakocevic'in dün sahada olmasını beklemiyordum. Sabahki idmanda takımda olduğunu televizyondan görsem de maç kadrosuna alınmayacağını düşünüyordum. Ama öğrendiğime göre maç sabahı samimi bir şekilde özür dilemiş. Onca yaşanana rağmen sahada olması en azından görünür neden olarak buna bağlı. Tabi verilen onca para arka planda etkili olmuştur. Maçı televizyondan izlemedim. Rakocevic'e ilişkin bir haber de okumadım, izlemedim. Ama benim kulağıma gelen bu yönde.
Şimdi hedefte Adana var. Adana'yı, daha doğrusu kebabını ve Tarsus'taki arkadaşlarımı özledim. Fırsattan istifade edebilirim.
15 Şubat 2010 Pazartesi
13 Şubat 2010 Cumartesi
İstanbul'dayım
12 Şubat 2010 Cuma
Maccabi Maçı Sonrası
Efes kötü oynadı. Ama sadece bomboş pozisyonda bulduğu dış atışlardan çok azı, mesela 4'te 1'i girse kazanacağı bir maçtı. Bu Efes Pilsen için hala umut olduğunun da bir göstergesi, takımın kötü oynadığında bile maçta kalabileceğinin de.
Sezon başından beri değişmeyen tek bir şey var: Maç sonlarının çok kötü oynanması... Geçen haftaki Siena maçı da dahil olmak üzere önemli olan tüm maçlarda maç sonunu çok kötü oynadık. Siena maçında sonlara farklı önde girmenin sayesinde maç gitmedi. Ama kafa kafaya girilen her maçta sonlarda kötü oyunla kaybettik. Yaşlı bir takımla oynamanın yorgunluğundan da kaynaklanıyor olabilir bu durum.
Çok büyük bir fırsat kaçtı. Kazanılabilecek bir deplasmandı. Belki kazanılabilecek tek deplasmandı. Şimdi 25 şubattaki 2. Maccabi maçını 10 sayıdan farklı kazanmaya bakmak lazım. Tabi bunu yapmak için 62'den fazla sayı atmak, biraz dış şut sokmak, pota altında bulunan topları çemberin içine bırakabilmek gerekiyor.
Sezon başından beri değişmeyen tek bir şey var: Maç sonlarının çok kötü oynanması... Geçen haftaki Siena maçı da dahil olmak üzere önemli olan tüm maçlarda maç sonunu çok kötü oynadık. Siena maçında sonlara farklı önde girmenin sayesinde maç gitmedi. Ama kafa kafaya girilen her maçta sonlarda kötü oyunla kaybettik. Yaşlı bir takımla oynamanın yorgunluğundan da kaynaklanıyor olabilir bu durum.
Çok büyük bir fırsat kaçtı. Kazanılabilecek bir deplasmandı. Belki kazanılabilecek tek deplasmandı. Şimdi 25 şubattaki 2. Maccabi maçını 10 sayıdan farklı kazanmaya bakmak lazım. Tabi bunu yapmak için 62'den fazla sayı atmak, biraz dış şut sokmak, pota altında bulunan topları çemberin içine bırakabilmek gerekiyor.
11 Şubat 2010 Perşembe
Maccabi Maçı Öncesi
Vaktiyle Maccabi'yi rahat yenerdik. Son yıllarda pek çok Efes karşısındaki pek çok takımda olduğu gibi Maccabi de istatistiğini düzeltti. Son 4 maçın 3'ünü kazandı. Ama hala Efes'in 9-8 üstünlüğü var.Efesliler'in Bandırma deplasmanından dönüşte Ergin Ataman Siena maçı için "parçalarız" demiş. Tabi "off the record" olarak. Bu sefer de kazanacağız diyor. Güvenmek istiyorum. Çünkü 2-3 senedir süren yenilme alışkanlığına Siena karşısındaki rahat galibiyet harika gelmişti. Ama deplasman galibiyetinin tadı başka.
Sky Turk sağolsun 2 haftadır gruptaki diğer takımların maçlarını izleyebildik. Maccabi hızlı bir takım. Öncelikle onların hücumdaki hızlarını düşürmemiz gerekiyor. Geriye çabuk dönmenin önemli olduğu bir maç. Bunda eksikliğimiz var. Ve bu özelliğimizi kullanabilecek hızlı bir oyun oynuyor Maccabi.,
Pota altında çok uzun olmasa da zıp zıp oyuncuları var. O yüzden pota altında bi sağ bi sol yapıp klasik pivot hareketlerine kasarsak kim olduğu belli olmayan bi zıp zıp blok vurabilir. Maccabi - Real Madrid maçında bunun örneklerini sıklıkla gördük.
Rakip yarı sahaya geçtiğimizde hareketli hücum ile pota atı oyuncusunu en son anda topla buluşturmak maçın anahtarı olacak. Bizim uzunlarımızı çemberin hemen yanında topla buluşturduğumuzda rakipte durduracak oyuncu yok. Hızlı hücumdan kastettiğim David Blatta tarzı hücum anlayışı değil. Top çarçabuk potaya göndermek değil. Savunma yerleştikten sonra bile hareketli ve pota altında en uygun pozisyonda pivotlarımızı topla buluşturacak hücum.
Umarım hızlı uzunları pota altımızı yol geçen hanına çevirmez. Telekom maçında gördük ki 2 uzun bu takım için önemli. İllaki 4 kısa deniliyorsa eşleşmede en az sorun çıkaracak takım Maccabi. Shumpert'a denk gelen oyuncuları var. Hatta Shumpert ve Nachbar'ın aynı anda sahada olması da etkili olabilir. Kısalara ve onların savunmalarına zaten güveniyorum, güvenmek istiyorum..
10 Şubat 2010 Çarşamba
Türk Telekom - Kızılyıldız
Dün Telekom Kızılyıldız maçına gittim. Eskilerden Filip Videnov'u görmek güzeldi. Hala formda...


Ama ikinci çeyrekten itibaren klasik ruhsuz Telekom geri döndü. Dolayısıyla sonuç alışık olduğumuz üzere feciydi.
Maçın son çeyreğinden itibaren Ankaralılar Kızılyıldız'ı alkışladı. Maçın sonunda biri Taylor'dan formasını istedi. Çıkarır gibi yapıp güldü. Ona kıl oldum.
Bir de maçın başında şimdi adını hatırlayamadığım bir Kızılyıldızlı sakatlandı. Maçın kalanını topuğunda buz torbasıyla geçirdi. Ben de hanım evladı bu falan diye dalga geçtim maç boyu. Maç dönüşü ayağımı demire vurdum. Ve gecenin uzunca bir kısmını kaval kemiğimde buz torbasıyla geçirdim. Allah'ın tokadı gibiydi. Neyseki yumuşak bir tokat. Kimsenin hastalığıyla, sakatlığıyla uğraşmamam gerektiğini anladım.
9 Şubat 2010 Salı
Bilet Savaşları Başladı
Efes Pilsen - Fenerbahçe Ülker karşılaşmalarının marka değeri yüksektir. Hatta ligin kendi değeri ile bile yarışabilir. Sadece Efes Pilsen - Fenerbahçe eşleşmeleri bile ayrıca pazarlansa önemli meblağlara satılabilir. Ben de bir basketbolsever olarak bu eşleşmeye, yani iki Euroleague takımının karşılaşmasına 20 lira veririm. Hatta play off maçı olsa çok daha fazlası verilebilir. Bu da ikinci veri.
Bu iki verinin de geçerliliğinden şüphem yok. Amenna... Ama yukardaki fotoğraf ne oluyor? Fenerbahçe Ülker kendi taraftarına bileti 5 liradan satabilirken Efes tarafına 20 liradan satıyor. Tam 4 katı fiyata. Mesela futbol liginde Manisaspor bu hafta kale arkasını kendi seyircisine 20 lira Fenerbahçe'ye 80 lira yapsa Manisaspor'a edilen küfürler burdan aya yol olurdu. Taraftarın küfrünün dışında Fenerbahçe yönetiminin de bu uygulamalara itirazı çok olmuştu. Ve bence çok haklıydılar. O zaman bu ne perhiz bu ne lahana turşusu...
Ayhan Şahenk'teki ilk maç her iki taraf da 20 lira idi. Bence bu parayı da hakediyordu. Ama futbol maçlarında isyan edilen şeyin kulübün başka bir şubesinde aynen yapılması bana tuhaf geliyor.
Efes Pilsen yönetimi bilet fiyatlarını arttırsa anlarım. Doğru bulmam ama anlarım. Kendi evinde seyirci üstünlüğünü Fenerbahçe'ye kaptırmamak için yapmış olur. Yanlış olsa da kendi içinde bir mantığı olur. Neticede sadece finaldeki Fenerbahçe Ülker ile karşılaşmasını düşünerek Abdi İpekçi'yi bırakıp dandik bir salon olan Ayhan Şahenk'e taşınmış bir takım Efes Pilsen. Ama Fenerbahçe'nin bu davranışında hamasetin dışında anlaşılabilir bir yan bulamıyorum. Neticede Efes tarafını bedava da yapsan gelecek kişi çok değişmez. Şimdi bizim gibi maça gelecek azınlığa haksızlık edilmiş olacak.
26 Ocak 1995 Efes Pilsen - Bayer Leverkusen Maçı
Bu yazıyı Efesliler.org'daki nostalji kısmına yazmıştım. Türkiye'de basketbolun altın çağı olan 90'larda orta 3 bebesi olarak yaşadıklarıma dair bir hikaye. Kimseyi de ilgilendirmiyor aslında. Üzerine çok düşünmeden yazılmış, bittikten sonra da tashih edilmemiş bir yazı. O yüzden yazım yanlışları olabilir. Şimdiden affola.
Bir de maça ilişkin Fiba'nın internet sitesinden istatistiklere baktım. Bağlantı burda. Seyirci sayısı 16.000 diyor. Salon Abdi İpekçi Spor Salonu. Yanlış anlaşılmasın.
"O sene orta okul 3'teydim. İstanbul'daki rövanşı sömestır tatiline denk gelmişti. Ve maç perşembe günü oynanıyordu. Dershaneye gidiyordum. Ve dönem arası yoğun bir tempo vardı. Tek tatil günü perşembeydi. Bunun sayesinde maça gittim. Gerçi olmasa da belki kaçardım dershaneden. Maçtan bir kaç saat önce şimdi basketbolun b'si ile bile alakası olmayan 5-6 arkadaşla salonun önündeydik. O zamanlar Biletix de yok efesliler.org'da. Gişede kuyruğa gireceksiniz. Gişe var. Maçtan saatler önce binlerce kişi var. Ama gişede kimse yok. Bilet bitmiş. Yana yakıla bilet aradık. Karaborsacılar o zaman da etrafta. Birine bilet sordum. Haftalık harçlığıma denk gelen bir meblağ söylemişti. Benimle bir arkadaş aldık. Aldık almasına da bilet elimizde naptık lan biz diye de birbirimize bakıyoruz. Eve dönecek para anca var ama haftanın kalanında harcayacak para kalmamıştı. O sırada tipimiz karaborsacıya benziyor olmalı ki bilet var mı diye soran zengin görünümlü abiler yaklaştı yanımıza. Ulan napıcaz maçtan sonra diye düşünerek sattık biletleri. Hem de aldığım fahiş fiyattan daha fazla bir fiyata. Elimdeki para artınca yine bilet aramaya başladım. Bu sefer kesin giricem diye düşünüyordum. Ama maç saati yaklaştıkça fiyat da artıyordu. Alamadım. İpekçi'nin altındaki girişlerden bir şekilde girmeye çalıştık. Tanıdık birilerini görmeye çalıştık. Olmadı. Maçın başlamasına az zaman kala sporcu girişinin etrafında sağlam bir kalabalık vardı. Girişte de polisler bekliyor. İçeri hücum edilmesin diye. Arada çocuğu kalabalıktan bunalan aileler çıkıyordu dışarı. E 3 kişi çıktı onların yerine girelim diye dil döküyoruz ama kar etmiyor. Maç bu ortamda başladı. İçerden oley sesi geldikçe içimiz içimizi yiyordu. O an naklen yayın aracını farkettik. Başında kayda değer bir topluluk var. Bir süre o araçtaki ekrandan izlemeye çalıştık. Ama içerden oley sesi basketin televizyondaki görüntüsünden bir kaç saniye önce geldiğinden tad alamadık. Madem öyle gidelim dedik. O zamanlar otobüsle gelmeyi bilmiyorum. Trenle doğru durağın Kazlıçeşme olduğunu da öğrenememişim. Yedikule'den biner öyle Sirkeci'ye inerdik. Yine öyle yapmak için Yedikule'ye yürüdük. Ben grubun en arkasından yürüyordum. Tren istasyonuna az bir zaman kala nerden çıktığını anlayamadığımız bir grup köpek bize saldırdı. Aslında sadece bana saldırdı. Diğerleri tabana kuvvet kaçtı ben duvara yaslandım. Sonra bi oto yıkamacıdan birisi çıktı sopayla. Dağıttı köpekleri. Eğer o olmasa parçak pinçik olacaktım köpeklerle. O gün maçı izleyemediğim gibi köpeklerin saldırısına da maruz kaldı. Bileti satmamın diyetini ödemiş oldum. Maçın sonucunu da ertesi gün gazeteden öğrendim.
Sonraki hafta Limoges maçı vardı. Yine İstanbul'da ve yine perşembe günüydü. O maça sadece bir arkadaşımla ve daha erken bi saatte gittik. İçeri girdiğimde vay be gerçekten içerdeyim diye seviniyordum."
Not: O güne ilişkin fotoğraf yok arşivimde. Yukardaki fotoğraf da Efes Pilsen - Bayer Leverkusen maçından ama 2 sene sonra, 97 şubatından.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
