28 Ocak 2011 Cuma

Top 16'ya İyi Başlangıç

Top 16'da, yani en iyi 16 Avrupa kulübünün sadece 5'i ilk 2 maçını kazandı. Bunların 2'si Türk takımı. Bu daha önce hiç olmamıştı.

Son 5 yılda 25 takım Top 16'da ilk 2 maçını kazandı. Bunlardan sadece 4'ü play off'a kalamadı. Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker'den biri bunu becerirse %16'lık bedbaht azınlığa katılmış olacaklar.

İki takım da çok iyi iş çıkardı..

Partizan'ı yenmek büyük iş değildir. Partizan'ı Belgrad'da yenmek büyük iştir. Hele ki Efes Pilsen'in bir kalibre düştüğü bu son 2-3 yılda.. 1 yıldır her deplasman maçında kendi kendime sinir olup Sky Türk'ü kapatmaktan sıkılmışım. Efes Pilsen bundan sonra sadece İstanbul'daki maçlarını bile kazansa son 8'e kalacak. Tabi o noktada diğer takımlarla olan averajına bakılır.

Şimdi oyunculara hoşgeldin deme vakti.. Erdemir maçında yeni pankartlarla oyuncuları biraz eğlendirmeye ve yanında olduğumuzu göstermeye çalışacağız...

26 Ocak 2011 Çarşamba

Partizan'ın Top 16 Tişörtü

Partizan top 16 için özel tişört hazırlamış. Çok hoşuma gitti. İmrendim. Olsa, alırdım.

Efes Pilsen gibi kendi formasını bile satamayan bir kulüpten sonra böyle ürünlere hayran olmamak elde değil..

Forma ile ilgili olarak Efesliler forumunda paylaştığım bir anımı burdan da yazayım:

"Formasını bile satmayan bir kulübüz malesef. Sanalmagaza diye bir internet sitesi var. Yine Anadolu Grubunun... Ordan formalar satılıyordu aslında. Ama kulübün sanırım bundan haberi yokmuş. Maçta formaları üzerimizde görünce şaşırdılar. Nerden aldınız diye sordular. Biz de gururla sanalmağaza'dan dedik. Bir kaç gün sonra ordan satışları da kestiler:)"

25 Ocak 2011 Salı

Seri 9 Olmamalı

Efes Pilsen en son 13 ocak 2010 tarihinde Euroleague'de bir deplasman galibiyeti aldı. Normal sezonun son maçında Entente Orleanaise'ı deplasmanda yenebilmiştik. Yani 1 yılın üzerinde bir süredir yurt dışından üzgün dönüyorlar. Bizi de üzüyorlar. Efesliler olarak deplasman maçlarını zaman zaman Taksim'de izliyorduk. Artık toplandıkça sürekli kaybetmenin etkisinden sanırım yeni organizasyonlar yapılmıyor. Maçları evden izliyoruz. Canımızı evde sıkıyoruz.

Bu 1 yıllık dönemde tam 8 maç kaybetti Efes Pilsen. Sırasıyla Real Madrid, Maccabi, Siena, Union Olimpija, Panathinaikos, Valencia, AJ Milano, CSKA Moskova deplasmanlarından mağlup ayrıldık. Bu seriyi 9'a çıkarmamak için Belgrad'a gideceğiz. 22 bin kişinin önünde alınacak galibiyet çok güzel olacak.

Partizan eski Partizan değil. İstanbul'da Avrupa şampiyonu olan Partizan değil. 3 kez Koraç'ı kazanan takım da değil. Geçen sene final 4 yapan kadro da koç da yok ortada.. En büyük silahları salonları ve dolu tribünleri olacak.

23 Ocak 2011 Pazar

Efes Pilsen - Partizan : Son Galibiyet

Geçen sene İstanbul'daki harika Partizan galibiyeti.. Maç sonunda Efes kalibresinde takım değil. Aşırı sevinmeye gerek yok diye düşünmüştüm. Tek iyi parçası, koçu olan bir takımdı. Mc Calebb alt tarafı Mersin'den gelmiş ve Partizan'dan teklif aldığı için şanslı sıradan bir ABD'liydi. Rasic ve Kecman Efes'te en ufak başarılar elde edememiş vasat Sırp basketbolculardı. Maric, eh işte denilecek ama çok da beğenmediğim, Loren Woods ile eşdeğer gördüğüm bi uzundu. Sonra o Partizan ve oyuncuları beni utandırdı , F4 yaptı. Efes Pilsen çeyrek final bile göremedi..

Siena maçı sonrası, Partizan maçı öncesi

Eve bir süreliğine bilgisayar ve internet geldi.. Elimden geldiğince bir şeyler karalamaya çalışacağım.

Siena maçı bittiğinde en ufak bir sevinç hissetmedim. Sadece kaybetmemiş olmanın rahatlığı vardı o kadar.. Kazanılan hiç bir maçı kopartamamamın, zaman zaman çok ileri çıkıldığında bile rakibin geri geleceğini bilmenin stresi maçtan alınan keyfi azaltıyor. Maç yine son topa geldi.. Zizis yıllar önce AEK'da yaptığı şeyi, yani son saniyede imkansız üçlükle kazanmayı bu kez beceremedi. Ama bu Efes'in başarısı değil Siena'nın başarısızlığı idi. Mesela geçen sene Unicaja'nın sayesinde top 16'ya çıktığımızda ne kadar kötü hissetmişsem, Siena galibiyeti ile de aynı şeyi hissettim. Maça doluşmuş ilköğretim bebelerinin dışında gerçek izleyiciler, taraftarlar da benim gibi maç bitiminde sinirli idi.

Ayrıca, sadece 2 farklı galibiyetin top 16 sonunda ne kadar yetersiz olacağını da göreceğiz..

Maçta neler gördük?

Rakocevic'in ne kadar önemli bir hücum gücü olduğunu, ve savunmada tamamen etkisiz hiç bir işe yaramaz bir oyuncu olduğunu gördük. Sürekli adamını kaçırdı. Sıklıkla perdelere takıldı. Hücum oyuncularının her temasında geri kaçtı. Sert duramadı. Attığından daha fazlasını tuttuğu adamlardan yedi Efes Pilsen. Ama artık alıştık sayılır. Maç sırasında çok kızsak da artık diyecek bir şey yok. Eldeki ürün bu.

Efes Pilsen pota altında uzunların yaptığı savunmasında sorun yaşamaya devam ediyor. Ama bu eksikliği kapamak için forvetlerin üst düzey yardımlaşması da devam ediyor. Pota altına inen toplar, ister Vujcic olsun ister olmasın çembere rahatlıkla ulaşıyor. Maçın özellikle ilk bölümlerinde Rakovic, sonra da inanılmaz etkili oldu. Efes Pilsen forvetleri devreye girdikçe, 5 numara oynayanlar iyi savunmacı olmasa da 3 ve 4 numarların etkisi çok büyük bir eksikliği gideriyor.

Bunların dışında, Efes Pilsen'in kazanma isteği, mücadele gücü, kısa oyunculara yapılan baskısı ve bu baskıyı faulsüz yapması çok olumluydu.

Şimdi önümüzde Partizan maçı var. Partizan maçı hakkında da konuşuruz. Ama öncelikle şunu söyleyeyim: Tüm takımın birbirine bulaştırdığı hastalığın etkisinden kurtulmaları durumunda maçın favorisi Efes Pilsen

28 Kasım 2010 Pazar

Union Olimpija maçında ne oldu?


Türkiye'de Efesliyim demek Marslıyım demekten daha tuhaf karşılanır. Ben, ailem dahil hiç kimseyi bu konuda ikna edemediğimdem dolayı tanımadığım internet cemaatinden herhangi birine bunu anlatmaya niyetim yok. Neticede takım tutacaksan 3 ihtimalden birini seçeceksin.. Sporu takip edeceksen sadece 1 seçeneğin var. Başka türlüsü garip bile karşılanmıyor. İnsanlar inanmıyor. Hani Matrix'te kimseye yaşadıkları hayatın gerçek olmadığını anlatamayacaklarını, insanların bulundukları ortama kuvvetli bağlı olduklarından dolayı aksini asla düşünemeyeceklerinden bahsediliyordu. Efesli olmak da böyle bir şey.. Bunu bir kalem geçelim...

Böyle bir ortamda az sayıda insan, kulübün bile şaşırdığı bir şekilde hem ev sahibi olduğu maçlarda, hem yurt içinde pek çok deplasmanda ve bir kaç yurt dışı maçta salonda oluyor... Bağırıyor, çağırıyor, pankartlar, konfetiler hazırlıyor.. Ve futbol kulübü de olan her takımın taraftarı tarafından tehdit ediliyor, saldırıya uğruyor.. Yine de bir sonraki maçta salonda oluyor..

Ben 1994'ten bu yana tribündeyim.. Efesliler ise belki 5 senelik bir deneyim..

Şimdi yoktan bir tribün yaratmaya çalışılırken, heyecanla yine tribünde yer almışken birilerinin elitist bir tavır gösterip kaldırsınlar davulları rahatsız oluyoruz demesi hepimizi önce şok etti, sonra şevkimizi kırdı. Ve bu şımarıklık, büyüklenme açıkçası koydu.. Tamam sırtımız sıvazlansın diye salonda değiliz.. Deplasman maçına gittiğimizde tezahürat yaptığımız koçun önümüzden geçerken gözüyle bile bize bir bakış atmadığı zamanlar da oldu.. Yok kabul edilmeye alıştık.. Ama rahatsız olunmak açıkçası koydu bana.. Sadece bana da değil. Pek çok tribün emekçisinin zoruna gitti bu davranış..

Çıkardık formaları atkıları, yukarı bir yere geçtik.. Benim önerim tüm pankartları ters çevirip topluca yukarı çıkmaktı.. Tam olmadı... Kulüple gereğinden fazla içli dışlı bazı arkadaşlar formalarını çıkarmak ve benç arkasının rahatını terk etmek istemediler.. Yine de grubun önemli bir kısmı yukarılara geçti.. Sadece "yanınızdayız" pankartı ters çevrildi.. Kalanlar toplandı...Devre arasına giderken ve maç sonunda fotoğraftaki gibi hareket yapıldı... Benç arkasında davul çalınmaz vs denebilir tabiki.. Ama bunu söylemenin de bir yolu yordamı vardır... O kadar hazırlık, çaba ile salona gelip rahatsız ettiğini söylesinler.. İnsanın canını sıkıyor, moralini ozuyor bu durum...

Olay bitti, moral bozukluğuyla evlere dağıldık.. Turkbasket'te bir açıklama vardı.. Admin olan bütün arkadaşlar birbirimize sorduk. Kim yazdı diye... Yöneticilerden biri değildi... Ama verilen bilgilere bakıldığında da gruptan biriydi.. Aslında açıklamanın çoğu da katıldığımız şeylerdi ama desteğimizi çektik gibi bir sonu vardı yazının. Belki de en önemli kısmı orasıydı.. Çünkü onca kızgınlığımıza rağmen öyle bir karar alınmamıştı.. Hala da alınmış bir karar yok.

Grup olarak organizasyon kesilse de benim salonda olmamı engelleyecek bir basketbolcu ya da koç yok... Sinirlenmiş, kırılmış, aidiyet hissim zedelenmiş olsa da Telekom maçında yine Sinan Erdem'de, Final 4'a çıkılırsa Barcelona'da olurum.. Başka türlüsü benim için mümkün değil...

23 Kasım 2010 Salı

Hidayet vs Bodiraga

Vay be! Ne eşleşme... Hidayet daha sabi.. Bodiraga yine üstad...